10 bin adımda

Akaretler: Toplu konutların ilki ve en görkemlisinin eteklerinde zevkü sefa

İstanbul’un kalanına benzemeyen, yurtdışında görüp bizde de olsa ne güzel olurdu diyeceğimiz mekânları barındıran, köklü bir yer burası. Akaretler’de hem geziyoruz hem de sanatçı ve araştırmacı Cevdet Mehmet Kösemen ile görkemli kitabını konuşuyorum.

10 bin adımda Akaretler

Neye niyet neye kısmet. Sultan Abdülaziz tarafından Aziziye Camii’ni finanse etsin diye Sarkis Balyan’a yaptırılmış, ama Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sonrası yapımı duran caminin tek bir izi günümüze ulaşmamışken Akaretler Sıra Evleri bugün tarihimizdeki ilk toplu konutlar olarak ayakta. 

Deniz tarafından geliyorsanız Dolmabahçe Sarayı’nı, Maçka Parkı tarafından geliyorsanız da Maçka Silahhanesi’ni (İTÜ Maçka) geçtikten sonra aynı ellerin değdiği hissine kapılacağınız ve bunda yanılmayacağınız bu yapı grubu tarih boyunca önemli konuklar ağırladı. Şu anda W Otel olan kısımda, Başkanlık Suiti olan oda, bir zamanlar Saray Ressamı Fausto Zonaro’nun atölyesi ve kaldığı yerdi. 36 numarada Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’da kiracı olarak yaşadığı ve bugün Akaretler Mustafa Kemal Müzesi olan ilk evi (cumartesi-pazar kapalı), biraz ilerisinde geçen yıla kadar Beşiktaş Kulübü’nün yer aldığı plazayı, öncesinde de futbol sahası olan 56 sahasının olduğu alanı göreceksiniz. 

Öğrenciler burada Artık şaşaalı bir hayat sürüyor burada. İstanbul’un kalanı gibi değil. Günün her saati hareketli, her aktiviteye imkân sağlayan, her gün yenisi açılan mekânlar mevcut. Birkaç öneri vereyim. Kahvaltı için harika hamur işi ve doyurucu porsiyonlarıyla Quppa Caffee (Şair Nedim Caddesi, No: 8). Günün her saatinde size, yurtdışındayken görünce hayıflandığınız “Bizde de böyle yerler olsa ne güzel olur” hissini yaşatacak kitapçı-kafe Minoa (Süleyman Seba Caddesi, 52/A). Zaman zaman sıra bekletecek kadar kalabalık olsa da beklediğinize değecek lezzetteki hamburgeriyle Akali (Dibekçi Sokak, No: 11). “Burası öğrenci semti, bütün öğrenciler nerede” sorusuna cevap bulacağınız BeerHall (Süleyman Seba Caddesi, No: 46) ve tasarım ürünleriyle, kapı komşusu Nişantaşı’ndan rol çalan Slow Public (Süleyman Seba Caddesi, No: 83) o yokuşu tırmanmanıza değecek yerlerden. 

İstanbul’u yazma ve araştırmaya ömrünü adamış Bizans ve Osmanlı tarihçisi, hocaların hocası Semavi Eyice’yi kaybetmişken, onun çabasına yaraşır bir çalışma yayımlandı. O çalışma da Akaretler’de karşımıza çıkıyor. Cevdet Mehmet Kösemen ile Akaretler’de çalıştığı ofiste buluşuyoruz. Sebebi her geçen gün geçmişi silinen İstanbul’un 20. yüzyılında bu şehre bırakılan izlerin bir kısmını arşivlediği çalışmasını okuyucuya sunması. İki cilt, 1112 sayfalık kitabın adı “Kaybolan Şehir: 20. Yüzyıl İstanbul’undan El yapımı Apartman Tabelaları ve Mimari Detaylar” (Orijinali: The Disappearing City: Hand-painted Apartment Signs and Architectural Details from 20th-Century Istanbul). Libra Yayınları’nın, sipariş üzerine bastığı kitabın fiyatı el yakıyor: 2400 TL. 

‘Karışık bir canavar’ 
Yağmurlu havayı fırsat bilip her zamanki karamsarlığımla “Tam buluşacak günü bulduk, hava berbat” dediğimde, “Öyle deme tam fotoğraf havası, hem yürürken terlemeyiz de. Çok iyi” cevabını alınca onun bu kitabı nasıl bir hevesle hazırladığını anladım Mehmet Kösemen’in. Diyor ki, “Bu kitap karışık bir canavar, kendini doğuran bir şehir gibi. Altı sene sokak sokak gezdim. Başta 200 sayfalık, renkli İstanbul tabelaları kitabı gibi bir çalışma vardı kafamda. Karşılaştığım detaylar o kadar enteresandı ki başladığım noktadan farklı bir yerde bitti. Mesela Şişli’de üstünde at kafası, at nalı mozaiği olan 1960’lardan kalma bir bina var. Binayı yapan adam parayı at yarışından kazanmış. Bağlarbaşı’nda Ermeni ustaların işi olduğunu düşündüğümüz ama kaynağını kesinleştiremediğim bir sürü balık figürü var binalarda. Gezdikçe bu tarz detaylar birikmeye başladı.” 

“50-100 yıl sonra atom bombası düşmüş kadar değişmiş olacak İstanbul’un bu katman katman değerini görmek isteyen insanlar, kırıntıların kırıntılarını bu kitapta muhafaza edilmiş şekilde bulacak” derken abartmıyor. Çini ya da ebru kadar İstanbul’a özgü bir sanat olduğunu düşündüğü, İstanbul’daki gibi örneklerinin dünyada hiçbir yerde bulunmadığını söylediği İstanbul’daki apartman tabelalarından yaklaşık 4000 tanesini arşivlemiş. İmzalardan 133 sanatçı bulmuş. 

Ağırlıklı olarak bu sanatı bu topraklarda başlatan gayri Müslim zanaatkârlar var listede. “Ermeni ustalardan öğreniyorlar bu işi. Mesela Faruk Çağla, ‘Bir Yaşlı Grafikerden Anılar’da anlatıyor: ‘Ustam Artin Özboyar’dı, 1973’te Yüksek Kaldırım’da tanışmıştım, o zaman 60 yaşındaydı’ diyor. En muhteşem tabelaların bazılarında gördüğüm M. Haytayan imzası mesela beni bir ressama götürdü. 1920’lerde Eskişehir’de doğan Ermeni asıllı iki kardeş Mordiros ve Haygaz. Ünlü ressamlar ve geçinmek için Cihangir civarında tabela boyacılığı yapmışlar. 1950’de Fransız Kültür Merkezi’nde sergi açacak kadar önemli ressam oluyorlar. Daha sonra Mordiros Amerika’ya yerleşmiş, Haygaz Paris’e…” 

Şehirde yaşanan değişim her zaman tepki yaratmış aslında. 1930 yılında Akşam gazetesinden bir yazıyı aktarıyor Kösemen: “Yazıda ‘Yeni yetme zenginler apartman dikiyorlar her yere, bu apartmanlara Ayışığı, Kaplan, Aslan, Turna, Ayşe Hanım’ın Apartmanı gibi garip garip isimler koyuyorlar’ diyor. Şimdi biz dönüp bakıp ‘Aa ne kadar klasik, ne güzel ev’ diyoruz ama döneminde o evlere de bizim şu an kentsel dönüşüme duyduğumuz gibi tepki varmış. Acaba ileride bugün yapılan apartmanlara da çok sonra bizim bu eski apartmanlara beslediğimiz sevgiyle bakılacak mı? Bilmem, sanmam.” Kentsel dönüşümün hızını, “Bu kitaptaki bir sürü tabela ben daha fotoğraflarken dönüşüme kurban gitti” diye anlatıyor. 

Bitmiş aşklar müzesi 
Burada topu gazeteci-yazar Elif Key’e atıyorum. Büyüdüğü apartman yıkılırken tabelayı kurtarabilmek için çok çabalamıştı. Şöyle: “30 yıl oturduğumuz apartmanımız yıkılacakmış, bundan sonraki ev balkonsuz olacakmış. Tamam da ya kapıda apartmanın adının el yazısıyla yazıldığı pirinç levha? Kendini Cambria Italik ile yazılmış sanan Soley Apt. yazan levha? Onu da artık apartmanı yıkarlarken söküp atacaklarmış, öyle demiş müteahhitler. ‘Biz size sonra çiplisini vereceğiz’ der gibi. Bir şehrin kimliğini yok etmek tam da bu belki. O levhaları atmak. Biz attırmadık. Ama kolay olmadı. Apartmanın her dairesinin yıkılışını seyreden sokağımızdaki seyyar meyveci Named, güvenlik kamerası gibi iz sürdü, levha çöpe gitmeden koştuk aldık. N’oldu? Hiç. Apartman hâlâ yok, levhası duruyor. Bitmiş aşklar müzesinin bir parçası adeta…” Mehmet Kösemen, şehirdeki kıyımı anlatırken, ABD’yle bağlantı kuruyor son olarak: “1970’te ABD’de şu an buradakine benzer bir kentsel dönüşüm yaşanıyor. Asırlık şeyleri yıkıyorlar. Lewis Mumford bununla ilgili, ‘Yeni yapılan yerler o kadar ruhsuz ki, eskiden yapılan semtlerin en pislik yerleri bile sırf içinde insanca yaşam sürdürüldüğü için daha yaşanabilir geliyor’ diyor. Bunun günümüze uyarlanabilen bir laf olduğunu düşünüyorum.” 

Mahallemize bir de bu gözle bakmalıyız belki de, ne dersiniz? 

#negüzelbina: İnönü’nün yaşamadığı köşkü Dönemin ünlü mimarı Rüknettin Güney’in, İsmet İnönü’nün isteği üzerine inşa ettiği bu köşkte İsmet İnönü hiç yaşamadı. Oğlu Ömer İnönü, eşi Engin Hanım ile 1952’den hayatlarını kaybettikleri 2004’e kadar burada ikâmet etmiş. Uzun süre boş kalan köşkte şimdi bir ofis var.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: