10 bin adımda

Üsküdar: ‘Her manasıyla Şark’ın bir köşesi olarak kalmış’ bir eski semt

İmparatorluk döneminin neredeyse bütün mimari gelişiminin izlenebildiği bir semt Üsküdar. Üstelik ‘bu dünya’ kadar ‘öte dünya’ya dair mekânlarıyla da!

10 bin adımda Üsküdar

İstanbul’u son birkaç yüzyıl içinde ziyaret edenler Üsküdar’ı gördüklerinde özellikle bir konuda büyülenmişler: Mezarlıklar. Biz şehirde durmayan değişim, yıkım ve kalabalık nedeniyle mezarlıkları onların o gün gördüğü gibi göremiyoruz ama onlar bu beğenilerini kayıt altına almışlar. Etkilendikleri mezarlıkların bir kısmı hâlâ burada olduğuna göre Üsküdar özelinde düştükleri notlara bakabiliriz şimdi. Entomolog Guillaume Antione Olivier 1790’daki ziyaretinde şunu yazmış: “Üsküdar mezarlıkları, genişlikleri, mezarlarının ihtişamı, servi ve diğer ağaçlarının azametiyle, bütün Osmanlı İmparatorluğu’nun en ünlü ve güzel mezarlıklarıdır. İstanbul’un en zengin Türkleri bir nevi büyüklük ve övünme hissi veya din bağlılığıyla gerçek Müslümanların oturdukları ve adeta mukaddes saydıkları Asya topraklarında gömülmek isterler. Kimbilir? Belki de Avrupa yakasının bir gün yine Hıristiyan devletlerin hâkimiyeti altına geçeceğinden ve dolayısıyla mezarlarının kâfirler tarafından çiğneneceğinden endişe ediyorlardır.”

İstanbul’un en çok mezarlıklarını sevmiş olan şair Gerard De Nerval’in 1843 seyahatinden: “Üsküdar’ın uzaktan beliren mavimsi dağlarına, mezarlığının porsuk ağaçlarının dizili bulunduğu uzun yollarına ve servilerine bakarken Lord Byron’ın şu cümlesi aklıma geldi: ‘Ey Üsküdar, beyaz evlerin, paylaşılmamış bir sevgi gibi binlerce mezara hâkim; bu mezarların üstünde, yaprakları sonsuz bir yasın izini taşıyan ince, koyu renkte, her zaman yeşil ağaçlar görülür’.”

1857’de La Baronne Durand De Fontmagne “Her manasıyla Şark’ın bir köşesi olarak kalmış bu eski semtte iki ayrı dünya yaşıyor; ölüler âlemi ile hiçbir ihtirası olmaksızın yalnızca ölümü bekleyen diriler âlemi. Bu tepede derin bir sükûnet var. Mezarlıkları uçsuz bucaksız. Uzaktan bakınca, büyük bir çam ve servi ormanı gibi görünüyor” demiş. 

Sanat eseri gibi taşlar 
“Üsküdar toz ve unutulmuşlukla örtülü bir kabristan” diyen muhteşem mimar Le Corbusier, 1911’de daha 24 yaşındayken bir Şark seyahati yapıp Osmanlı topraklarını gezerken İstanbul’da konakladığında mezarlıklar hakkında ne yazmış peki? Şunu: “İstanbul mezarlar altına gömülü. İnsanlar seviyor mezarları. Evlerin avlularına kadar girmiş mezarlar… Konstantiniye ıssız bir yer, evler yapılıyor, ağaçlar dikiliyor, geriye kalan yere de insanlar ölenlerini gömüyor. Mezarlar sokaklara kadar giriyor, ağaçların dalları altına, camilerin çevresinde hazirelerine yerleşiyorlar; padişahlar büyük türbelerde yatıyor; mavi devedikenleri yetişiyor bu toprakta… Türk’ün hayatı, cami ile başlar, konuşmadan tütün içilen kahvelere uğrayıp mezarlıkta son bulur.”

Karacaahmet, Selimiye’deki İngiliz Mezarlığı ve cami hazirelerindeki mezarlıkları bir kenara bırakıp buradaki ilgi çekici başka bir mezarlığa yollanacağız şimdi biz. İskele Meydanı’nda Mihrimah Sultan Camisi ve önündeki III. Ahmed Çeşmesi’ni geçip Selmani Pak Caddesi’nde ilerlerken Selanikliler Sokağı’na girince hakkında en çok araştırma yapılan Bülbülderesi mezarlığına geleceğiz. Basit bir internet araması size burasıyla ilgili neşriyatın neden bir kitaplık doldurabilecek kadar çok olduğunu gösterecek. O araştırma size kalsın.

Biz şimdi içeri girer girmez, dik bir yamaçtan üzerinize doğru gelen, biraz ürkütücü, ilgi çekici peyzaj ve sanat eseri gibi duran mezar taşları arasında gezinelim. Sözler, fotoğraflar, simgeler, detaylara bakarak merdivenleri tırmanalım.  Sabah 8’de açılan mezarlık, 18’e kadar ziyaret edilebiliyor. Bütün süreyi mezar taşı inceleyerek geçirmeniz muhtemel. Bir tanesini okuyayım mı? “Babasıydım bu mezarın, bu hayalin, bu taşın. Bende gördüm güneşin yerde sünüp battığını. Basma ey yolcu bu gün göğsüne toprak diyerek, daha dün yirmi yaşındaydı bu toprak yığını. Fırtınaysan bile ey yolcu basıp çiğneme. Dur. Bu mezar oğlumdur!” Hikmet Ethem, 7 Ocak 1930’da henüz 20 yaşında hayatını kaybedince babası Doktor Ethem Bakar bu mezarı yaptırmış. Dr. Bakar, evlat acısını 15 yıl yaşayıp 1945’te hayatını kaybetmiş. Bülbülderesi mezarlığının her adımı böyle detaylarla bezeli. Hangi açıdan bakarsınız, ne gibi düşüncelerle gezersiniz bilmiyorum, ama burayı mutlaka görmelisiniz.

Cazın devi burada 
Bülbülderesi’nden çıkıp hemen karşıdaki Kirişçi Sokak’a giriyoruz. Sağa dönüp Osman Dede Sokak’ta gökyüzüne uzanan merdivenleri tırmanmaya başlıyoruz. Merdiven bitiyor, sağa dönüyoruz, ilk sol, sokağın sonundan sağ. Karşımızda Özbekler Tekkesi. Burası şu anda İSAR İhtisas Merkezi. Ama zamanında Kurtuluş Savaşı’nda işgale karşı direnişin en önemli noktalarından bir tanesiymiş. Halide Edip Adıvar, İsmet İnönü, Mehmed Akif Ersoy burada saklanıp, Anadolu’ya buradan gidenler arasındaymış. Tekkenin olduğu sokağa adını veren Münir Ertegün’ün oğlu, Atlantic Records’ın sahibi Ahmet Ertegün burada yatıyor.

Üsküdar’ın engebeli yolları sayesinde, birazdan alacağımız kalorileri peşinen yaktık. Patso Burger, Amerikan filmlerinde gördüğümüz abartılı sandviçleri ayağımıza getiriyor, hem de uzun süredir: Ekmek arasında, bir ekmek ne kadar patates alabilirse ondan daha fazla patates kızartması ve üzerinde sosis (Cumhuriyet Caddesi, No: 115). İskeleye doğru inerken, şanını İstanbul’da duymayanın kalmadığı, şekerparesinin tadına doyum olmayan Kanaat Lokantası sağda, benim denemenizi önereceğim Öz Bolu Lokantası, balık pazarının girişinde solda. İkisinde de benzer şeyler yiyeceksiniz, ama Öz Bolu’nun döneri başka. Üsküdar, geniş bir alana sahip, İmparatorluk döneminin bütün mimari gelişimini görebileceğiniz yapılar bulunuyor ve bunların her biri kısa sürede geçilecek yerler değil. O yüzden bugünlük bu yöndeki son durağımız son haseki Sultan Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’ın Kayserili Mehmed Ağa’ya yaptırdığı Yeni Valide Camii olacak. Cephesindeki kuş evini, avlusundaki harika şadırvanını ve Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’ın kuş kafesine benzeyen emsalsiz türbesini incelemek, kısıtlı zamanınızı yeterince kaplayacaktır. Kalanı bir sonraki Üsküdar gezisine…

#negüzelbina: Mimar Sinan’ın narin eseri

Geçen yıl hemen önünde yapılan proje nedeniyle duvarının çatlamasıyla gündeme gelmiş, tartışma başlamıştı. Mimar Sinan’ın 1580 yılında inşa ettiği Şemsi Ahmet Paşa Camii’nin bir diğer adı da kıyıda bulunup rüzgâra açık olması nedeniyle yaşanan bir durum sonucu ortaya çıkmış. Rüzgâr yüzünden minarelerine de, kubbesine de kuşlar konmuyor. Bu yüzden Kuşkonmaz Camii olarak anılıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: